| Döviz | Alış | Satış | |
![]() | Dolar | 1.8236 | 1.8324 |
![]() | Avro | 2.3158 | 2.3270 |
![]() | Bugün: ................... 2105 |
![]() | Dün: ....................... 2431 |
![]() | Toplam: .................. 825944 |
![]() | Üye sayımız: .......... 245 |
![]() | IP: ....... 38.107.179.241 |
> İz Bırakanlar > Sanatta İz Bırakanlar
![]() |
Faik KIRIMLI İznik çini ve seramiklerinin 20. yüzyıldaki en önemli ismi olarak şüphesiz Faik Kırımlı akla gelmektedir. Faik Kırımlı’nın, çini ile ilk buluşması 1950’li yıllara dayanmaktadır. Henüz 20 yaşındayken antikaya merak sarar. Bir yandan da gravür ressamlığı yapmaktadır. Mihail isimli bir Rum, “Faik, bu İznik çinisi çok değerlidir” diyerek kırık bir parça verdiğinde Faik Usta bu parçanın güzelliği karşısında büyülenir ve çiniye olan sevdası başlamıştır. Önceleri gravürle uğraşan bir koleksiyoncu iken,1960’lı yıllardan sonra, sebatla İznik çiniciliğine girişmiş olan Faik Kırımlı, İznik çiniciliğinin akademik yönü ile de yakından ilgilenmiştir. İstanbul’da ilk atölyesinde ilk deneyimlerinden memnun olmayınca burayı kapatmış, fakat kısa bir süre sonra aynı yerde yeni bir atölye oluşturarak kendisinin İstanbul tipi dediği bir de fırın kurmuştur. Bu atölyede maddi gücünü zorlayarak denemelerine devam ederken özellikle altyapı ve sır uyumu ile pişirim konusunda ilk başarılı işlerini gerçekleştirmiştir. Bundan sonra “Amel-i Faik” imzalı ürünler artık koleksiyon ve müzelerde aranan eserler olmaya başlamıştır. Ancak Faik Kırımlı’nın amacı bildiklerini öğretmek, uygulamak ve kendisinden sonra gelecekleri yetiştirmektir. İznik’teki ilk çalışmalarından sonuç alamayınca Kütahya’ya gider. Burada uzmanlarında katılımı ile alt yapısı da dâhil önemli bir üretime önayak olmuştur.1987 yılında İznik’teki ikinci teşebbüsünde Eşref Eroğlu nun gösterdiği yerde minyatürlerdeki örneklerden de ilham alarak, taban tecridinden bacasına kadar kendisi tasarlayarak yeni bir fırın kurmuş, bu fırının kalıcı olmasına da özen göstermiştir. Bir süre sonra atölyeyi Eşref Eroğlu’na devrederek istanbul’a döndüğünde kendisini mutlu eden şey İznik’te yaklaşık 300 yıl sonra İznik çinisinin tekrar filizlenmesini başarmış olmasıdır. Çininin efsane ismi Faik Kırımlı, İznik’e ve İznik çiniciliğine çok büyük bir iz bırakmıştır. İZNİK SANATININ GÜNÜMÜZ İMZASI, ARAŞTIRMACI FAİK KIRIMLI:"BU AĞAÇ ORMAN OLACAK" İznik çinileri 300 yıl aradan sonra tekrar üretiliyorsa, bu gelişmeyi biraz da Faik Kırımlı'ya borçluyuz. İznik'in sırrını inat ve sabırla arayıp bulmuş, ustalar yetiştirmiş bu çini üstadının serüvenine yer vermeyen bir İznik dosyası eksik olurdu. Kırımlı'dan, yedi yıl süren ateşli sır altı macerasını dinlerken, azmin zaferine bir kez daha teslim olduk. Nerede o eski çanak-çömlek ocakları, nerede o suyu serin tutan az pişmiş küpler? Artık ne o çömlek ocakları kaldı, ne de o eski çömlekler. Beyaz eşya ve plastik toprak kapların pabucunu dama atınca, çömlek fırınları da bir bir kapanıp yok oldu. Oysa, 16. yüzyıldan beri kullanılan ve varlığını 1950'lere kadar İstanbul'da bile sürdüren bu ocaklardan yalnızca çömlek değil, çini de çıkardı. Meşhur Faik Kırımlı da müthiş çinilerini bu fırınlarda pişirirdi. Kırımlı kim midir? Hani o, kor ateşle dans ettikçe sıraltından açan mercan kırmızısı karanfillerin, nefti yaprakların, turkuaz arı kuşlarının süslediği çini tabaklarının ustası. Onu, Kırımlı adından ziyade "Amel-i Faik" namından tanıyacaksınız. İznik çinilerini yeniden üretme pahasına varını yoğunu bir misyoner kimliğiyle seferber eden ve bu sanatın son otuz yılına damgasını vuran "amel-i Faik", inat ve sabırla yürüttüğü çalışmaların semeresini görmüştür. Hatta, bugün eğer İznik ve Çanakkale'de az sayıdaki çini işletmesi varlığını Kırımlı'ya borçlu. Kırımlı'nın çini sevdası ne zaman, nasıl başladı? "Amel-i Faik"in öyküsünü Asmalı Mescit Sokak'taki bürosunda kendisinden dinliyoruz: - Ben çini bilmem, gravür ressamıyım esasında. ླྀ' lı yıllarda Andrea Teis (Kuledibi'nde gravür yapan İtalyan), Taki (Rum arkadaşım), Osman (sonradan Denizcilik Bankası şehir hatlarındaki gravürleri yaptı) ve ben, camı oyarak resim yapardık. Hatta, rahmetli Bedri Rahmi bir Amerikalı'ya cam vazo yapmış, desenini nasıl aktaracağını bana sormuştu. Bedri Rahmi'nin atölyesi Narmanlı Han'daydı o zaman. Biz daha çok kardeşi Mualla Anhegger ile çalışıyordum; III. Murad'ın salonundaki nakışların arasına yarım firuze çinileri ben yapmıştım. Hayrullay Bey (Örs), Topkapı Sarayı'nın müdürüydü, sene 1965'ti. Antika merakım da çok erken başlamıştı, 18'inde koleksiyona başlamıştım. Derken, arkeoloji ve esi eserlere yöneldim. hüseyin (Kocabaş) Bey'den sonra, en büyük koleksiyon bendeydi. - İznik çinileriyle nasıl tanıştınız? - Kapalı çarşı'da Cevahir Bedesteni'nde iki antikacı vardı. Polivvi ile Mihail. Sonra Yunanistan'a göç ettiler. Bir gün Polivvi, "sana ne göstereceğim" dedi ve çekmeden tabak kırıkları çıkardı. "Bak bunlar İznik" dedi. Bir şey anlayamadım. 1960'larda sağlam bir İznik tabak bulmak imkansızdı. Olanlar da Avrupa'dan gelirdi. Kütahya'yı, İzmit ve İzmir'i biliyordum da, İznik'ten haberim yoktu. Bir kaç gün sonra dedim ki kendi kendime: "Bu adam bunları bana niye gösterdi?" Polivvi'ye gittim, parçaları göstermesini istedim. Bunlar 300 sene önce yapılmış, çok kıymetli, pahalı çinilerdi. O sırada kaç yaşındasınız? - 25. Haritayı açıp İznik'i buldum. İki sene sonra ེ'de İznik'e gittim. İznik, köy gibi bir yer, halk keçeden potur giyiyor, bağda bahçede çalışıyor. Seramik yapan heveskarlar var ama, sağlam teknik bilgi, renk bilgisi yok. İtalya'dan ıvır zıvır geliyor seramik namına. Kendime öyle güvenim var ki, "ben bunu yaparım" dedim. Rahmetli Celal Esat Arseven'e gittim. "Hoca bana ne biliyorsan aktar, ben bu çiniyi yapacağım" dedim. "Evlat" dedi, "biz çok uğraştık; boyaları, sırları neden yaptılar, bal katarlarmış, neden katmışlar, hiçbir şey öğrenemedik. Boşuna uğraşma, masrafına yazık olur". O zamanlar gözünün altı torbalı, aşağı düşmesin diye de bantlarla asıyor rahmetli. Eskiden İstanbul'da çömlekçileri, şehri yakmasınlar diye surdibine toplamışlardı, atölyeler Mevlanakapı'daydı. Oradan bir alt ahırı kiraladım, fırını yapıp çalışmaya başladım. Yakıyorum, açıyorum; çatlak çıkıyor. Yenisini yapıyorum, sonuç yok. Evde ne varsa sattım. Gün geldi "kendimi asayım da kurtulayım" dediğim oldu. Fırının gözetleme yerinden izliyorum olayları; sır önce kımıldanıp yüzeyi kapatıyor, sonra şeffaflaşıp desenleri gösteriyor. Tabaklar çatlıyor ama, ben de epey ihtisas sahibi oldum, sırrın yapılışını öğrendim. Bir nokta yakalıyor, altını, üstünü deniyorum. Rahmetli Hadi Tamer'in çalışma notları vardı, kendisiyle de tanışırdık. Mahmut Paşa Türbesi'nin çinilerini tamir için laboratuvar çalışmaları yapmış, notlarını da Tarih Kongresi'nin birinci kitabında neşretmişti. O dökumanları değerlendirerek yürüyorum. areseven'den birşey görmedim ama Prof. Hadi Tamer'den çok istifade ettim. Fırını yakıyorum, sonuç hep kötü. Bir ümitsizlik, bir yeis... Bir gün kafam kızdı; her şeyi yıkıp darmadağın ettim. Bari bir sinemaya gideyim de kendimden geçeyim dedim. Önce reklam filmi gösteriyorlar müthiş sıkılyorum; zaten bir ana bir oğul yaşıyoruz kimsesiziz diyorum...O zaman Yapı Kredi Bankası kültür programları hazırlıyor, rahmetli Hüseyin Kocabaş'ın eserlerini de sergiliyorlar. Bir anda çarpıldım; fonda güzel bir nihavent, derken bir ses anlatıyor çininin hikayesinşi: Alaeddin Keykubad'ın çinileri, rey çinileri, Kaşan çinileri, Selçuklu'lar... Derken İznik çinileri; kandiller, panolar, sünnet odası, "altın yol"... "Allah", dedim, "ölsem de vazgeçmem, başka bir atölye kurar hemen başlarım..." Mevlanakapı'dan başka bir ahır kiralayıp temizledim. "Sepet sapı" dediğimiz kümbet şeklinde bir fırın yaptım. Çok kaliteli mal pişirir o fırınlar ama, ticari değildir. Herşey iyi gidiyor da, bu sefer sır astarı yiyor. Kurşun sırrı yapıyorum. Rahmetli selim Turan'ın eşi -o da seramikçi- yakından izliyor. Astarın sistemini değiştirdim. Bilecik dağlarında çok kaliteli bir kaolin var, ondan aldım. Külhanda yakıp öğüttüm, bağlantı sırrıyla bir astar yaptım. Üç tabağı desenleyip sırladım, verdim fırına. Şahika ile beraber ateşledik hatta kapattık. Ertesi sabah herhalde gene bozuktur diye açtım. Ne tombaklar gitmiş o zamana kadar, ne kıymetli tablolar, ne porselenler, Konya halıları... Kapağı açtım, kasetleri kaldırdım. Çiniler pırıl pırıl yüzüme gülüyor. Hemen kapadım fırını, sıcaktı daha. Bir saat sonra çıkardım, hepsi sağlam. Hele üç tanesi fevkalade, göz akı beyaz zemin, nefis sümbüller. Tamam dedim, sistemi buldum! Şahika geldi, tabakları görünce boynuma sarılsı sevinçten... İlk yaptıklarınızı sakladınız mı? - Hiçbirini saklamadım. Zaten hiç durmaz, sıkar beni baktıkça kusur bulurum çünkü, kaldırıp atarım ya da birisi alır. Öyle bir şöhret yaptım ki bu tabaklarla başladım, tam yedi sene araştırdım ameli olarak. Çini işini 69'da bitirdim ama, mercan kırmızısını iki sene sonra buldum, çok muamma birşeydi. Eskiler "saçıkırmızı" derler, çiçeklerin altına atılırdı. Kimya adı demir sülfat. İmza atıyor musunuz tabaklara? - Atıyorum. "Amel-i Faik" yazıyorum. İlk önce üç tane çintemani koydum ama, sonra baktım eski ustalar "Amel-i Ahmet", "Amel-i Mehmet" filan demiş. Ben de onlara sadık kaldım. "Amel-i Faik" duyuldukça herkes talip oldu, ne yapsam alıyorlardı. Cumhurbaşkanı rahmetli Fahri Korutürk mektup yazıyor, "aman bana da bir kaç tane...", Rahmi Bey (Koç) gelip alıyor. Avrupa'dan geliyorlar. Hatta, benim Victoria & Albert Müzesi'nde teşhirde benim tabağım vardır. Topkapı Maltepe'deki atmlyede cennet misali bir hayat yaşadım. Dedim ki; ben bunu buldum, bende kalmasın. Benden önce Leon Parvilier 25 sene çalışmış, o ölünce kaybolmuş. Thedor Deck, Samson çalışmış. Bu Fransızlar 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başlarında çini yapmışlar; ölünce arklarındaki teşkilat da kaybolmuş. Ben istedim ki, bu bilgi bende kalmasın. Elde tutsam tek adam olacağım, ama göçüp gidince ne kimseye hayrım dokunacak, ne kültürümüze... Halbuki tamire muhtaç yüzlerce cami, mescit, medrese, çeşme, hamam var. Yalnız Anadolu'da değil, Orta Asya'da da var. Bunu öğretmek için İznik'e gideyim, dedim. Baktım, çiniye el süren bile yok. Kütahya'da da ilgilenen olmadı. "Altın Çini" firmasına "yer gösterin size çiniyi göstereceğim" dedim. Samimi olduğuma inandılar, bir uzman da verdiler. Adeta zorla öğrettim. Bugün 16. yüzyıl çinisini "taş çini" adı altında yapıyor ve ihraç ediyor. - İznik'ten umudunuzu tümden kesmediniz ama... - 1987'de tekrar İznik'e geldim. O zaman efendi bir belediye reisi var; "size yardımcı oluruz ama İznik dışında...Duman çıkar, rahatsız olurlar" dedi. Bu bir kültür işi, İznik'e gelenler, "çini alırken çinihaneyi de görmeli" dedimse, ikna edemedim. Kim giderdi şehrin dışına? Eşref (Eroğlu) talebem, bir arsası varmış şehirin göbeğinde "Gel fırını buraya kur" dedi. Şimdiki fırını yaptık arsaya, yanına da bir kulube. Orada yatıp kalkıyorum artık. O fırın tabandan tavana 4 m'dir, İstanbul fırınıdır. III. Murad zamanında sünnet düğünü alayından geçen fırının aynısı. Üç baca çıkışı var. Öyle bir sistem ki külhan kısmı 60 cm., mal kısmı 120 cm. Eni de 120 cm. Üçte biri kapak kısmı; 40 cm. Üç tane baca çıkışı var; 14 cm'den eder 42 cm. Bunlar hep matematiksel oranlar. Bu fırın 8-9 satte yanar ve 300 kilo odun yakar. Bir ton odunla üç kere yakarsınız. Her yakışta 80 parça pişirir. O kadar ekonomiktir. İstanbul'dan ateş tuğlaları getirttim, 80 raf yükledim kemerlere, yaktım, en ufak bir oynama olmadı. İstedim ki benden sonra da 30-40 sene gitsin. Rutubetten tecrit için boruların üstüne oturttum fırını. Rutubet, çini fırının düşmanıdır. Öyle ki, sır 800 derecede erir, oturuşuna başlar. Bu esnada rutubet alırsa kesilir sır. 1000 dereceye de çıksanız açamazsınız. Fırını yaptık, yükledik, sıra geldi yakmaya. Herkes merakta; belediye başkanı, kaymakam, halk... Yaktım, her yerini kapattım, heyecanla bekliyorum; alev tutacak mı diye? Duman çıktı önce, derken külhan kısmına kaydı, bir çekmeye başladı ki sormayın... Alevin yan yatıp bacaya doğru aktığını görünce rahatladım. Fırın açıldı, çiniler pırıl pırıl. Üçüncü yakışta çıkan ilk levhayı Yeşil Cami'ye astım. İhlas Suresi vardı, sonradan duydum ki çalmışlar. Genç kızlara desen öğrettim. İlk ekip çalışmaya başladı, iş yürüdü. Atölyeyi Eşref'e bıraktım sonra. İznik çinilerini İstanbul piyasasında görünce, "tamam" dedim. 300 yıl aradan sonra ticaret yeniden canlandı. Kaybettiklerim umrumda değildi, mutluluktan uçuyordum. Başka kimleri yetiştirdiniz? - Rasih Kocaman'a önderlik ettim. Turgut Tuna ve Faruk Şahin var, onlar İznik'e yöneldiler. İzniik'te bugün 100 kişi çinide çalışıyor. Ersin Öcal kıymetlidir; çok kahrını çekmiştir, Maltepe'deki atölyede gördüğünden beri deli divanedir çiniye, şimdi Gemlik'te. Kaolinden veya çinko oksitten yapılan astarı öğrettim. Üiversite talebelerine öğretiyorum. Mektupla soranlara formüller gönderiyorum. Üniversitede öğretmediniz mi? - Sadi Diren vardı. Akademi'de, "gel göster" dediler. Gittim, pişirerek gösterdim ama, ilgilenen olmadı. "Bz modern çalışıyoruz" dediler, ilgilenmediler. Sadi Diren'e göre çini çalışmak zul. Yahu, bu dünyanın en güzel tekniği, yüzyıllarca dayanır. Picasso'nun sergisini görmüştüm Paris'te, Saine kıyısında seramiklerini sergilemişti. "Sen vazgeç bu işlerden Picasso" diye yazdım sergi defterine. Çok zeki bir insan Picasso, ama seramikleri berbat şeylerdi. Bir espri vardı tabii ki; bir tabak almış, içine iki yumurta bie sosis koymuş, filan... Erdinç Bakla demişti ki, "Picasso'nun seramikleri ilk Çanakkaleler'den bile daha kötü". - Yurtdışından davet edildiğinizi duyduk... - Avrupa'dan, Amerika'dan davet var. Japonlar çok ilgi gösteriyor. Ünlü seramikçi Kato'nun oğlu geldi, dört ay çalıştı yanımda, öğrendi. Artık araştırmalarımı yayınlamak istiyorum. Bundan sonra bütün dünya ne alacaksa, İznik'ten alacak... Amel-i Faik, İznik'teki fırını ateşlediği günün gecesi bir düş görmüş. Eşrefoğlu Camii'nin banisi Eşrefoğlu hazretleri; üzerinde deve tüyü sarısı bir cübbe; başında kocaman bir destar; okuyup üflüyormuş. "Bana diyorlar ki rüyamda, biz günün birinde çininin tekrar buraya geleceğini biliyorduk. 300 sene önce söylenmişti bize". Ben de zaten böyle ilahi bir pozisyonda olduğumu hissediyordum; çünkü, çok sıkıntı çekiyordum. Kendime güveniyordum, inanmıştım ve "bu benden çıkacak" diye kendi kendime söyleniyordum. Şükür ki, başardım. Faik Kırımlı ayda bir levha ya da resim pişiriyor artık. Bir yandan da Türk çini sanatının hikayesini yayına hazırlıyor. Çini dünyasından kimler geldi, kimler geçti; nasıl çalıştılar, ne kazandılar, nerelere sattılar, neler bıraktılar? Yıllarca araştırdığı bu soruların yanıtları bu kitapta olacak. Hedefine gelince; iki yıl içinde çok sevdiği Kuzey ülkelerinden birine yerleşmek. Niye kuzey? Çünkü, Avrupa'nın kuzeyini çok seviyor. "Zaten" diyor, "İnşallah, Litvanya'da bir ev alıyorum, önümüzdeki iki sene içinde yerleşiyorum". İstanbul Antikacıları adlı kitabı ise piyasaya çıkmak üzere. Bu kitapta Türkiye'deki ünlü 80 antikacının kısa biyografileri ile anıları, anekdotları; neler alıp kimlere ne sattıkları, kimi eserlerin ilginç hikayeleri yer alacak. Servet Onay Aşkın, Art Decor Aylık Dekorasyon ve Sanat Dergisi, Ekim 1996, Sayı:43, Sayfa:80-83 |
![]() |
ÇOBANIN NOT DEFTERİ İZNİK'TE YAŞAM |
![]() |
NURETTİN TAŞKIN Gözde Erdem: “burası benim geleceğimi tasarladığım yer.” |
![]() |
DETAY GÖLLÜCE’NİN AYRICALIKLARI |
![]() |
Bugün: ecz. Yarın: ecz. |
| Ne nerede Oteller Restoranlar Eczaneler Kafeler Banka Şubeleri | iznikyasam.com Ana sayfam yap Sık kullanılanlara ekle Siteyi öner Reklam ver Bize ulaşın | ![]() |